İÇİNDE KALABALIK YALNIZLIKLAR TAŞIYAN ŞAİR: İLKER GÜLBAHAR
Edebiyatı Öğretmeni AbdulVahit Doruk aracılığıyla tarafıma ulaştıran İlker Gülbahar hocama öncelikle bu nazik davranışı için teşekkür ediyorum. Bir de kendisine özür borcum var ki, o da kitabı ancak 20 Mart 2026 tarihinde okuyabildim. Bana gönderilen ya da okumak için satın aldığım kitapları okuldaki masamın üzerinde özenle saklamaya gayret ederim ki okuma sıram şaşmasın. Yaşayan Ölüler Tutanağı’nı okumak da bu aya nasipmiş… Öyleyse başlayalım.
Şiir kitaplarını okuduktan sonra aklıma ilk gelen cümleyi genelde yazı başlığı olarak seçiyorum. Bu kitabı okuduktan sonra ise iki cümle kaldı aklımda yazı başlığı için: Gecede Sabahları Arayan Şair ve İçinde Kalabalık Yalnızlıkları taşıyan Şair. Her ikisi de yazı başlığı olur.
“Isırgan Yanığı” (sayfa 6) şiirinde susmanın ısırgan otunun vücudu yakması gibi kalbimizi yakmasıyla başlıyor kitap. Bu bir sesleniş muhakkak… Şair kendisinden yola çıkarak kendisine sesleniyor belliki. Etrafını da çoğaltarak… “Gezgin” (sayfa 7) isimli şiirinde yine ısırgan imgesi var. Isırgan yaprağından gelen merheme razı olmuş şair. Tabiplerden merhem beklememekte ısrarcı ancak… “Yaşayan Ölüler Tutanağı” (sayfa 9) şiirinde “bir sen bilirsin kuş kanatlarında rüzgârları” diyerek merhem beklemeye devam etmiş şair. Kuş kanatlarından gelen hafifliğin merhem olduğunun bilincinde çünkü şairler.
“Elçi” ( sayfa 12) şiirinde “dizlerimi sıvadım da geçtim nehirlerden / boğuluyordum kendimde” dizeleriyle şifa yolculuğuna devam eden şair “lokmayı dün bitirdim / kapındayım” diyerek şifasını bulduğunu umuyor. “Akşamüstü Vedaları”” (sayfa 13) şiirinde “bilemedim kuşlar mı dokundu nefesine /…/ uzansam zambaklar ülkesiydi her soluğu / ılık mevsimler geçecekti / omuzlarının hizasından” dizeleriyle kuşların şifa niyetine kendisine dokunmasını temenni ediyor şair. “bundan böyle gitgide toprağız seninle” dizesi “Yüzsüz Yüz” (sayfa 14) şiirinden… Toprağın dostluğuna inanmış şair ve yolculuğuna bir de böyle devam ediyor.
“Son Eylül” (sayfa 19) şiirinde belirgin bir şekilde öne çıkan “dağ, yağmur, pazar günü” kelimeleri birbirlerine çok yakışmış. Tekrar değil bu kelimeler… Bu kelimeler şiirin çatısını oluşturmuş ve ortaya böyle güzel bir şiir çıkmış: “bulutsu bir leke seni susmak / yorgun bir kurşun / tenime konan yağmur taneleri”
“kimi gün / antika bir masayım / kimseler görmesin diye” dizeleri “Masanın Sırrı” ( sayfa 18) şiirinden. Şairin iç yolculuğu biraz farklı yoldan da olsa devam ediyor. Kimselere görünmeme isteği şairlerin bir beyaz kâğıda yazabilecekleri en masum istek olsa gerek. Ancak kelimelerle ve cümlelerle görünebilmek büyük bir nimet… Ruhunun şifasını arayan şair, ”Hercai” (sayfa 20) şiirinde “çok sular aktı köprüler altından / sele kapıldı ruhumuz” ve “bir gün ararım demişti hangi gündü o gün” dizesiyle de sitemli bir alana geçiş yapıyor. “Yağmur Duası” (sayfa 21) şiirinde artık kendini aşmaya başlayan şair, umut beslediği kişiye sesleniyor: “bir kendini düşün / bir beni / sıkıntılan”
“Bir Dudak Payı Olsun Geçsen Kapımın Önünden” ( sayfa 24) ilginç ve güzel bir şiir başlığı olmuş. Şiirde başka dizeler olmasa bile tek dizelik koskoca bir şiir bu. “saçılsın kaldırım taşlarına gök kuşağından güvercinler / bir dudak payı olsun geç sen kapımın önünden” dizeleriyle de biten şiir, papatya yaprağına umut besleyen ilkbaharın modernizme yenilmemesi gerektiğinin ispatıdır bence…
“gecede kaç sabah var bilemezsin” dizesi “Nasıl Bir Yok” (sayfa 25) şiirinin son dizesi. Bu dize bile tek başına bana şunu anlattı: Şair şiirinde önce kaybettiğini aramış ve bulmuş sonra tekrar kaybetmiş de bulmuş ve mutluluğu bir insana çok görmüş olan modernizm, insana senin mutluluğun karanlıkta demiş… Oysaki şair için karanlık farklı gece farklı şeylerdir.
“Sen Meselesi” isimli şiir ( sayfa 27) şu dizelerle bitmiş: “ülkenin doğu ve batı kalp olarak ikiye bölünmesi / sen meselesi.” Aradığını bulan ve yavaş yavaş mecazi düşsel varlığa kendini yaklaştıran şair, “ben”den “sen”e geçmeye başlıyor. Kendinden geçen şair, sen dediği düşsel mecazi varlıktan geçemiyor. Şirin düşsel mecazi bir varlıkla yan yana yürüdüğünün bir diğer kanıtı da “Su Kuşları” (sayfa 28) şiirinde “kendimle kalabalık gezdiğim” dizesinden anlayabiliyoruz. “Eskiyen Zaman Sevdaları” ( sayfa 29) şiiri ile düşsel mecazi varlıkların platonik birlikteliği seksenli ve doksanlı yılların arabesk tavrıyla birebir örtüşüyor. ”hem uzaktan uzağa” dizesiyle bu yargıya vardım ben. Burası da benim için ayrı güzel olmuş. “B/Aşka Zaman Yok” (sayfa 30) şiirindeki “iyi ki aperatifler satan büfeci değilim bir tren garında / çünkü sizden sonra başka zaman yok” dizeleriyle bu tavrını da sürdürüyor şair. “Çıkmaz Sokak Senfonisi” (sayfa 31), “Handiyse Burgaç” (sayfa 32), “Gülü” (sayfa 33) ve “Naçar” (sayfa 34) şiirinde de bu tavrını ısrarlı bir şekilde sürdürüyor şair. “Batıl doğrular peşindeyim” (sayfa 31) ve “güneşsiz kalmaya hazır değilim” (sayfa 32) dizeleri bu arayışının kanıtı olabilecek birkaç dizeden göze çarpanları olsa gerek…
“Biz Şairler” şiiri ( sayfa 40) iki satırlık ama anlamı çok uzun bir şiir: “beton tarlasında unutmuşlar bizi” dizesiyle şairleri böyle derin anlamı olan bir düşünceyle anlatan şaire teşekkür ediyorum kendi adıma. “Yalnız Şehir Sancıları” (sayfa 41) şiirindeki “ve kopuyor içimin labirentlerinde / dünyayı taşıyan halatlar / bu şehri feryadından tanıyorum / boğazımdan aşmayan sudan ve lokmadan / günlerdir haftalardır utanıyorum” dizeleriyle Kudüs’ü bize anlatıyor şair. Duymadığımız kendimizi duymamızı sağlıyor. Geleceğimizi ve geçmişimizi bize hatırlatıyor. Kudüs’e sahip çıkın diyor kısaca şair…
“Kurşun Sofrası” ( sayfa 42), “Münzevi Hisler” (sayda 43), “Masum Çocuklar Geçidi” (sayfa 44), “Sese Karşı Ses” (sayfa 45), “Zeytin ve İncir” (sayfa 46) şiirlerinde yalnız kalmış bir şehrin sancılarını anlamaya çalışıyor şair; Kudüs ve İslam şehirleri üzerine düşünmeye ve okuyucuyu da düşündürmeye devam ediyor: “zeytine banılan solgun kudüs’tü” (sayfa 42), “ey bakır demlikte islenen dirim” (sayfa 43), “mavi ve yeşil bilyelerle doldururdum ceplerini” (sayfa 44), “siz hesap bile sorarsınız tanrıya” (sayfa 45), “çünkü babalar ölünce yaşlanır” (sayfa 46) dizleriyle bu fikre biz de yanaşıyoruz.
“Ekolalı Kalp” şiiri şu iki dizeyle bitiyor: “bize göre değil kapital / yanına kalbini de al” ( sayfa 54) Günümüzün sosyal ortamını özetlemiş şair burada. Her devir için geçerli bir kural oysa bu. Bu dizeler bizim için önemli ve değerli. Kapitalizmi değil kalbimizi önemsiyoruz çünkü. “ufkunuz naylon / çifte standart kaya dipleriniz” (sayfa 55) “Sizin Dağlarınız” isimli şiirden. Bir önceki konudan kaldığı yerden ama yeniden devam ediyor şair. Konu kapitalizm… “bu susuz ve rüzgârsız değirmende / tüccarlara bırakmazdım heybemi” (sayfa 56) dizeleri “Çağın Duvar Yazısı” isimli şiirden. Zincirleme Kapitalizm tamamlamasını devam ettiriyor şair. İnsan gönlünü kazanamayan kazanmayı, kazanma olarak görmüyor şair.
“insan / insana ne bırakmalı” dizeleri “Miras” (sayfa 59) isimli şiirden… Modernizmin önce parasal sonra da karasal olarak insanlığı yalnızlığa ittiği dünyanın sonunda insan insana ne bırakmalıdır acaba diye düşündürüyor okuyucusunu şair. “göğsümü yardılar güneş doğmaya yakın” dizesiyle ( Dört On Yedi, sayfa 83) bitirelim. Merheme talip olarak başladığı şiir kitabında şair güneş doğmaya yakın diyerek umudunu hep sürdürmüş. Biz de depremi hatırladığımız bu şiiriyle şairimize ve bölgeye geçmiş olsun diyor depremde vefat edenlere Allah’tan rahmet diliyoruz.
Kitapta 60 şiir var. Isırgan Yanığı
şiiriyle başlayan kitabın son şiirinin adı Kurak Çağ. Kapak fotoğrafı da
tanıdık bir isimden: Yasin Mortaş’a da selam edelim. Aralık 2024’te Klaros
Yayıncılıktan çıkan kitap 80 sayfa. Hem birbirinden ayrı hem de birbiriyle
bağlantılı çok güzel şiirler var kitapta. Şiirin başkenti Kahramanmaraş’a ve
Şair İlker Gülbahar’a selam olsun.
Fatih TEZCE
30.03.2026 Bafra